“Unutulmaz sinema yıldızıMarilyn Monroe’nun, trajik ölümünden birkaç gece önce perişan bir haldeyken görüldüğü Los Angeles - Venice Beach lunaparkı da benim gözümde bu kederli yerlerden biridir. Bazı görgü tanıklarının ifadeleriyle de desteklenen bu hüzünlü olay daha sonra talihsiz yıldızın yaşam öyküsünü konu alan filmde de canlandırılmıştır. O gece Marilyn herkes tarafından rahatlıkla anlaşılacak derecede sarhoş ve mutsuz bir görünümdedir. Bunun pek çok nedeni vardır. Kendini bildi bileli hep yalnız oluşu, sürekli olarak sığınacak, güvenilecek birilerini aradığı halde bir türlü bulamayışı, bilinçsizce kullandığı ilaçların yarattığı tatsız yan etkiler, anne, baba sevgisi göremeden yaşadığı çocukluğu ve yanlış evlilikleri bunların arasında sayılabilir. Kim bilir iç dünyasında bilmediğimiz daha başka ne sıkıntıları vardı. Bildiğimizse; o gece lunaparkta eğlenen kalabalıklar içerisinde yine yalnız ve mutsuz oluşudur. 
Aldığı alkolün etkisiyle sendeleyerek yürür. Görgü tanıkları elbisesinin bir askısının düşük olduğunu ve yalınayak dolaştığını bildirmişlerdir. Ayrıca gözleri her an ağlayacakmış gibi dolu doludur. Onca mutlu ve neşeli insan arasında adeta serseri bir mayın gibi sürüklenmektedir. Kimilerine çarpar, arada tökezler, bazı ailelerin çocuklarını sever. Anne olmayı çok istese de sorunlu hamilelikleri nedeniyle bu isteğine kavuşamamıştır. Bu nedenle küçük çocuklara özel bir ilgi gösterir o gece. Hatta bir kız çocuğuyla birlikte dönme dolaba biner ve ona kimliğini açıklar. Kızın ailesi zaten onu tanımış ve bu derbeder haline üzülmüştür. 
Oysa Marilyn, büyük olasılıkla yaşamı boyunca başkalarının sahip olduğu mutluluğa neden hiç ulaşamadığını düşünüp, dertlenmektedir. O sıralar çekimleri yeni biten Misfits filmiyle bir kez daha milyonların hayranlığını kazanmıştır. Buna karşın kim olduğunu bile bilemediği babasının yerine koyduğu rol arkadaşı Clark Gable’ın çekimlerin bittiği gün kalp krizi geçirerek vefat etmesinin suçu ona yüklenmiştir. Bu suçlamayı yapanlar Marilyn’in kaprisleri nedeniyle çekimlerin uzadığını, Nevada çölünde kurulan film setinde aşırı sıcak altında sırf onun yüzünden planlanandan daha uzun süreler çalışıldığını, bu durumun da aktörün sağlığını olumsuz etkilediğini iddia etmişlerdir. Marilyn’in bir yığın duygusal problemine, bir de suçluluk duygusu eklenmiştir artık. Bu nedenle sarhoş kafayla ayakları o gece onu nereye götürürse oraya gitmiş ve kendini herkesin memnun mesut koşturduğu lunaparkta bulmuştur. 
Bir süre daha insanların şaşkın bakışlarına aldırış etmeden dönme dolaplar, atlıkarıncalar, minik trenler, uçan sandalyeler arasında dolaştıktan sonra sendeleye sendeleye oradan ayrılır. Tam çıkarken dönüp, neden bunca yalnız ve mutsuz olduğunu sorgularcasına neşeli kalabalıklara doğru hüzünle bakar. Sonra hemen yakındaki kumsalda gider ve uzandığı kumların üzerinde sızar kalır. Ertesi sabah civarda küçük bir büfe işleten adam tarafından uyandırılarak evine yollanır. 
O olaydan birkaç gün sonra evinde ölü bulundu Marilyn. Henüz otuz altı yaşındaydı. Çocukların aileleriyle birlikte, neşe içinde gezindikleri, yediden yetmişe herkes için büyük bir eğlence alanı olan lunapark, onun için keder, ıstırap veren bir yer olmuştu o gece. Elbette onu seven bizler için de.”
~Bütün Dünya Temmuz 2011

“Unutulmaz sinema yıldızıMarilyn Monroe’nun, trajik ölümünden birkaç gece önce perişan bir haldeyken görüldüğü Los Angeles - Venice Beach lunaparkı da benim gözümde bu kederli yerlerden biridir. Bazı görgü tanıklarının ifadeleriyle de desteklenen bu hüzünlü olay daha sonra talihsiz yıldızın yaşam öyküsünü konu alan filmde de canlandırılmıştır. O gece Marilyn herkes tarafından rahatlıkla anlaşılacak derecede sarhoş ve mutsuz bir görünümdedir. Bunun pek çok nedeni vardır. Kendini bildi bileli hep yalnız oluşu, sürekli olarak sığınacak, güvenilecek birilerini aradığı halde bir türlü bulamayışı, bilinçsizce kullandığı ilaçların yarattığı tatsız yan etkiler, anne, baba sevgisi göremeden yaşadığı çocukluğu ve yanlış evlilikleri bunların arasında sayılabilir. Kim bilir iç dünyasında bilmediğimiz daha başka ne sıkıntıları vardı. Bildiğimizse; o gece lunaparkta eğlenen kalabalıklar içerisinde yine yalnız ve mutsuz oluşudur.

Aldığı alkolün etkisiyle sendeleyerek yürür. Görgü tanıkları elbisesinin bir askısının düşük olduğunu ve yalınayak dolaştığını bildirmişlerdir. Ayrıca gözleri her an ağlayacakmış gibi dolu doludur. Onca mutlu ve neşeli insan arasında adeta serseri bir mayın gibi sürüklenmektedir. Kimilerine çarpar, arada tökezler, bazı ailelerin çocuklarını sever. Anne olmayı çok istese de sorunlu hamilelikleri nedeniyle bu isteğine kavuşamamıştır. Bu nedenle küçük çocuklara özel bir ilgi gösterir o gece. Hatta bir kız çocuğuyla birlikte dönme dolaba biner ve ona kimliğini açıklar. Kızın ailesi zaten onu tanımış ve bu derbeder haline üzülmüştür.

Oysa Marilyn, büyük olasılıkla yaşamı boyunca başkalarının sahip olduğu mutluluğa neden hiç ulaşamadığını düşünüp, dertlenmektedir. O sıralar çekimleri yeni biten Misfits filmiyle bir kez daha milyonların hayranlığını kazanmıştır. Buna karşın kim olduğunu bile bilemediği babasının yerine koyduğu rol arkadaşı Clark Gable’ın çekimlerin bittiği gün kalp krizi geçirerek vefat etmesinin suçu ona yüklenmiştir. Bu suçlamayı yapanlar Marilyn’in kaprisleri nedeniyle çekimlerin uzadığını, Nevada çölünde kurulan film setinde aşırı sıcak altında sırf onun yüzünden planlanandan daha uzun süreler çalışıldığını, bu durumun da aktörün sağlığını olumsuz etkilediğini iddia etmişlerdir. Marilyn’in bir yığın duygusal problemine, bir de suçluluk duygusu eklenmiştir artık. Bu nedenle sarhoş kafayla ayakları o gece onu nereye götürürse oraya gitmiş ve kendini herkesin memnun mesut koşturduğu lunaparkta bulmuştur.

Bir süre daha insanların şaşkın bakışlarına aldırış etmeden dönme dolaplar, atlıkarıncalar, minik trenler, uçan sandalyeler arasında dolaştıktan sonra sendeleye sendeleye oradan ayrılır. Tam çıkarken dönüp, neden bunca yalnız ve mutsuz olduğunu sorgularcasına neşeli kalabalıklara doğru hüzünle bakar. Sonra hemen yakındaki kumsalda gider ve uzandığı kumların üzerinde sızar kalır. Ertesi sabah civarda küçük bir büfe işleten adam tarafından uyandırılarak evine yollanır.

O olaydan birkaç gün sonra evinde ölü bulundu Marilyn. Henüz otuz altı yaşındaydı. Çocukların aileleriyle birlikte, neşe içinde gezindikleri, yediden yetmişe herkes için büyük bir eğlence alanı olan lunapark, onun için keder, ıstırap veren bir yer olmuştu o gece. Elbette onu seven bizler için de.”

~Bütün Dünya Temmuz 2011

6 notes

İnsanı diğer tüm varlıklardan ayıran, insanı insan yapan en önemli özellik nedir sizce? Bu soruya verilebilecek yüzlerce belki binlerce cevap vardır ancak benimkisi: vicdan… Vicdana sahip ve onu kullanacak koşulları yaratan tek canlı insandır. Hayvanlar aleminde durum biraz daha farklı… Bir annenin yavrusunu koruması, kendi sürüsü için başka sürülerle savaşması, avını başka hiçbir canlıya kaptırmama isteği vicdandan çok içgüdü ile açıklanabilir. Hayatta kalma güdüsü çoğu şeyden ağır basar bir hayvanda. İnsanoğlu ise o kadar komplike ve çözülmesi zor bir canlıdır ki; sadece içgüdüleriyle hareket etmeyi milyonlarca yıl önce bırakmıştır.

Vicdan bireye sadece sorumluluk duygusuyla gelmez, hatta çoğu zaman bir görevden çok olumlu durumu tercih etme ve isteme vardır vicdanda. Bir ceylana yaklaşan aslanın, hayatta kalmak için o ceylanı yemesi gerektiğini düşünmek yerine, av konumundaki ceylan için üzülmektir vicdan. Yani ilkel doğaya başkaldırıdır bir yerde.

Soyulan bir kuyumcuya üzülmektir vicdan. Sınavına çalışamamış bir çocuğa da üzülmektir ayrıca. Halbuki objektif bir değerlendirme yaptığımızda, parasını alnının teriyle kazanan kuyumcunun soyulmayı hiç mi hiç hak etmediğini, çocuğun ise ders çalışmak yerine arkadaşlarıyla top oynamayı tercih ettiği için  sınavından düşük not almayı hak ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Burada verdiğim basit örnekler pekala doğru olabilirdi, ama bizim bu örnekler karşısındaki tavrımız gerçek hayatta hemen hiçbir zaman bu kadar basit olmaz. Mahallede gün yapan teyzeler, kuyumcunun kendilerini kazıkladığını ve başına böyle bir şeyin eninde sonunda gelmesi gerektiğini söyleyebilirler. Halbuki kuyumcunun dürüst bir insan olduğunu az önce belirtmiştim. Peki bu durum mahalledeki güncü teyzeleri vicdansız mı yapar?  Bence yapmaz, yapmamalı.

Vicdan kelimesi başlı başına bir muammadır sahiden de. Günlük hayatta bir olay yaşadığımızda, mantıksal ve matematiksel olarak gerçekliği kanıtlanmış olmadığı müddetçe her olay görecelidir.  Çünkü değerlendirirken olaylara 360 dereceden birden aynı anda bakabilmemiz olanaksızdır. Bu sebeple, bireyleri vicdanlı veya vicdansız olarak sınıflandırmak da dünyada yapılması imkansız sınıflandırmalar arasında yerini alır.

Vicdan, her ne kadar tam anlamıyla bir karşılığı olmasa da insanı insan yapan bir erdemdir. Bir vicdana sahip olmak hayata dair her şeyi hissetmeyi sağlar. Hayatı anlamak mümkün değildir tabiî ki hayatı kimse anlayamaz, ama vicdanlı insan hayatı hisseder. İyi kötü, suçlu suçsuz ayırımı yapılamaz maalesef bu tür konularda.  Bir insan içinden gelen herkese vicdanlı davranmak isteyebilir. Bu yüzden vicdanlı insanlar her zaman doğruyu yapar demek de bir hayli yanlış olur. Ancak, insan olmanın ön koşuludur, olmazsa olmazıdır. Aydın bir topluluk için, uygarlığa giden yolda, diğer bütün erdemlerin başını çeker ve onlara yön verir vicdan.

2 notes

(Source: stefanoancea)

11 notes

0 Plays

Şarkı: Nina Simone – Feeling Good

Yazı:  ’Kendime’ Gelişim

Ender anlar vardır hani, her şeyin yolunda gideceğine dair ufacık bir hisse kapıldığınız. Çoğunlukla kalıcı değildir zaten bir kaç dakika kadar etkisi altına alır sizi, sonra arkasına bakmadan kaçar gider mutluluk. Mutluluk demeyelim en iyisi biz ona. Mutluluğun nasıl bir şey olduğunu hatırlatan umut kırıntıları diyelim. Sonra gider zaten. Tekrar karanlık. Melankolik bir kişiliğe sahipseniz ve üzgünseniz o kısa anların bile hakkını veremezsiniz. Mutlu olmak gibi bir lüksünüz yokmuş gibi gelir.

Eğer siz de böyle düşünüyorsanız daha fazla yanılmış olamazsınız! Uzunca bir süredir yukarıdaki paragrafta bahsettiğim şeyleri hissediyorum. Ne zaman güzel bir haber alsam veya hoş bir söz duysam hepsinden kaçarcasına uzaklaşan bir insana dönüştüm. Tünelin sonundaki ışığı gördüğünde, koskoca treni durdurup, geldiği karanlık deliğe geri dönen bir makinist gibi görüyorum kendimi (biraz acımasız oldu). Ama ne kadar can sıkıcı olsa da artık üzgün olmamın gerçek sebebinin ‘kendim’ olduğunu biliyorum. Yani beni üzen şey her ne olursa olsun kendime üzülme komutunu veren hep bendim.

Bir insan hayatında üzüntüyü gereğinden fazla yaşıyorsa, yani durum artık kronikleşmişse orda durup bir düşünmek gerekiyor. “Aaa bütün suçlu benmişim, kendimi hep ben üzmüşüm!” mantalitesinde olduğum sanılmasın. En nihayetinde koşullar böyle yapıyor bizi. Ama biz de o koşulların bize bunu yapmasına izin veriyoruz, sorgulamadan boyun eğiyoruz, tüm söylemek istediğim bu…

Kronikleşmiş üzüntünün tek getirisi daha fazla üzüntü… Şuan bu yazıyı yazarken tekrar mutlu olmayı tüm kalbimle istediğim için bunu başaracağımı biliyorum. Hayatta beni mutlu eden şeylere sımsıkı tutunarak ilk adımı atacağım, gerisi de gelecektir eminim…

Kişisel gelişim kitabı-vari bir yazı oldu ama ben “kişisel gelişim” yerine “kendime gelişim” demek istiyorum ismine :) Herkese iyi akşamlar

4 notes

"Biz insanlar öteki yaratıkların ne üstünde ne altındayız. Bilge der ki, göklerin altındaki her şey, aynı yasanın ve aynı yazgının buyruğundadır."

Michel de Montaigne

5 notes


you give me feverwhen you kiss me fever when you hold me tightFeverIn the morningFever all through the night

http://fizy.com/tr#s/3w4rvw

you give me fever
when you kiss me
fever when you hold me tight
Fever
In the morning
Fever all through the night

http://fizy.com/tr#s/3w4rvw

1 note

Paralel Evrenler ve Hayaller Üzerine…

Şu meşhur paralel evrenler teorisi son zamanlarda kafamı inanılmaz derecede meşgul ediyor. Kulağa bu kadar gerçek dışı gelen bir şey hakkında bu kadar kafa yormamın sebebini bende bilmiyorum. Belki de çok fazla bilimkurgu filmi izledim. Her şey 4 yıl önce lise yıllarımdayken başladı. Kara deliklerle ilgili bir konferans yapılmıştı okulumuzda. İlk defa orada duymuştum “paralel evrenler” denilen şeyin sadece bilimkurgu filmlerinde duyduğumuz uydurma bir kavram olmadığını. “Paralel evrenler” kelli felli bilim adamlarının kuantum fiziği ile ortaya attıkları, açıklamaya çalıştıkları ve yıllardır çürütülemeyen bir teorem.

Asla ispatlanamayacak ama aynı zamanda çürütülemeyecek bir teori… Kulağa oldukça cezp edici gelmiyor mu? Aldığınız her kararla çatallaşan ve farklı bir yön alan bambaşka bir versiyonu hayatınızın. Gene siz varsınız içinde çevrenizdeki çoğu kişi aynı. Ama bazı durumlarda farklı kararlar almışsınız, mesela biriyle arkadaşlığınızı sona erdirmişsiniz sırf bu yüzden, onun çok yakın bir arkadaşı ve gelecekteki müstakbel eşinizle tanışamamışsınız. O gün farklı bir yoldan yürümeyi tercih edip otobüsü kaçırmışsınız, sınavınıza geç kalmış o dersten sınıfta kalmışsınız. Seneye o dersi tekrar alırken tanıştığınız bir arkadaşınızla beraber bir değişim programıyla yurtdışına gitmişsiniz. Yurtdışına gittiğiniz için normalde işe başlamanın çok zor olduğu bir firmada işe girebilmişsiniz. 20 yıl sonra o şirkette CEO olmuşsunuz. (Tahmin edebileceğiniz üzere hayal kurarken çok yüksekten uçarım.) Özetle paralel bir evrende belki de hayatınızın aşkıyla tanışamayıp, çok başarılı bir iş adamı veya iş kadını oldunuz bile. Sadece hayal etmek bile saatlerini alabilir insanın. Olasılıklar, olasılıklar ve daha fazla olasılık…

Einstein evreni açıklarken “özel görecelik teorisi” denilen bir teori ortaya atıyor. Bu teoriye göre de, dünyayı; tüm olayların, geçmişin, şimdinin ve geleceğin sonsuza kadar birlikte var olduğu değişimsiz bütün bir yer-zaman olarak açıklıyor. Bu açıklama bizim şuan yaşadığımızı düşündüğümüz gerçeklikle tabiî ki bağdaşmıyor. Biz yaşarken dünyanın sürekli bir değişim içinde olduğunu biliyoruz ve hayatımızı “şimdi” ye göre planlıyoruz. Gelecek ve geçmiş bizim için farklı ve ulaşılamaz zaman dilimleri. Ama Einstein’in fizik temelli dünya görüşleri, gerçek dünyanın bizim duyularımıza hitap ettiğinden çok daha büyük olduğunu söylüyor.

Konferansına katıldığım profesöre göre kara delikten geçen herhangi bir nesnenin paralel evrene gitme olasılığı var. Yani şöyle ki, kara deliğe giren nesne tamamıyla yok oluyor yani molekülü dahi kalmadan ortadan kayboluyor, bu bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçek. Hocamız da bunun paralel evrenlere geçiş için bir geçit olabileceğini ve aksini kanıtlamanın mümkün olmadığını belirterek konferansı noktalıyor. 4 sene önce olmuş bir olaydan bu kadar etkilenmiş olmam da bir hayli saçma biliyorum. Herhalde hayatımın kötü bir dönemeç aldığı veya pek çok şeyin yolunda gitmediği zamanlarda paralel bir evrende mutlu bir Cansu olduğunu hayal etmek hoşuma gidiyor. Beyin bedava ne de olsa… Hayaller bedava…  

 

 

6 notes

(via daldakikemanci)

59 notes

Rise of the PLanet of the Apes’in DVDsi çıksa da izlesem artık! Meraktan öleceğim diye çok korkuyorum. 2001 versiyonunu izlediğimde 10 yaşlarında olduğumdan o berbat sonradan yapımı bile çok beğenmiştim. Gerçi tvde gördüğümde hala filmdeki makyajları oldukça başarılı bulurum ama neyssee. 
Bu resim de daha benim tohumlarım bile varolmamışken vizyona girmiş olan 1968 yapımı Maymunlar Cehennemi’ne ithafen Jason Edmiston tarafından yapılmış bir şaheser. Bu da kendisinin deviantarttaki galerisi. http://jasonedmiston.deviantart.com/gallery/

Rise of the PLanet of the Apes’in DVDsi çıksa da izlesem artık! Meraktan öleceğim diye çok korkuyorum. 2001 versiyonunu izlediğimde 10 yaşlarında olduğumdan o berbat sonradan yapımı bile çok beğenmiştim. Gerçi tvde gördüğümde hala filmdeki makyajları oldukça başarılı bulurum ama neyssee. 

Bu resim de daha benim tohumlarım bile varolmamışken vizyona girmiş olan 1968 yapımı Maymunlar Cehennemi’ne ithafen Jason Edmiston tarafından yapılmış bir şaheser. Bu da kendisinin deviantarttaki galerisi. http://jasonedmiston.deviantart.com/gallery/

Uçuruma bir adım kala
Kendini sorgula
Atmak kendini boşluğa
Çare mi bütün yaşanmışlığa
***
Düşlerinden daha güzel
Dupduru bir ırmak bulup
Saatlerce yüzsen içinde
Arınır mısın baştan sona
***
Zirvesine sisler düşmüş
Çıksan ulu bir dağa
Haykırsan en tepesinden
Geçer mi sıkıntın pekala
***
Kimselerin bilmediği
Bulsan kuytu bir mağara
Uyusan içinde sımsıcak
Hatırlar mısın sabaha
***
Görsen güneşi tepende
Işıl ışıl parıldasa
Çamura battıysa dizlerin
Güneş yeter mi sana
~tokgezenanoreksi

Uçuruma bir adım kala

Kendini sorgula

Atmak kendini boşluğa

Çare mi bütün yaşanmışlığa

***

Düşlerinden daha güzel

Dupduru bir ırmak bulup

Saatlerce yüzsen içinde

Arınır mısın baştan sona

***

Zirvesine sisler düşmüş

Çıksan ulu bir dağa

Haykırsan en tepesinden

Geçer mi sıkıntın pekala

***

Kimselerin bilmediği

Bulsan kuytu bir mağara

Uyusan içinde sımsıcak

Hatırlar mısın sabaha

***

Görsen güneşi tepende

Işıl ışıl parıldasa

Çamura battıysa dizlerin

Güneş yeter mi sana

~tokgezenanoreksi

7 notes